• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/dilbilimciyamanarikan
Takvim
Site Haritası
Yaman Arıkan
info@yamanarikan.com
Kur'ân Nedir ? (5)
24/08/2014
- Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer suresi, âyet: 9.) 

Bir din düşününüz. Bu dinin kitabı ile peygamberi gerek yeryüzünün ve gerekse kâinâtın diğer birçok kısımlarının insanoğlunun emrine âmâde kılındığını ilân etsin. Ayrıca, sâdece bu ilânla kalmasın. Allah'ın kâinâtını gezip görmelerini ve orada araştırmalar yapmalarını o dinin mensuplarına emretsin. Dinin tebliğcisi de kendilerine: 

- Beşikten mezâra kadar ilim - irfan ögreniniz! 
- İlim Çin'de dahi olsa gidip öğreniniz! 
- İlim - irfan öğrenmek, kadın - erkek her müslüman için mecburidir. 
desin. Fakat bütün bunlara rağmen, o dinin ve o peygamberin mensupları, ilimde, irfanda, teknikte, .. asrın en geri topluluklarım teşkil etsinler. Şaşılacak şey değil mi? 

Bu din, İslâmiyettir. İlimde, irfânda, teknikte, mâddî - ma'nevî perişanlıkta, ...asrın en geri toplulukları da onun sözde mensupları müslümanlardır. Kur'ân'ı sâdece bir teleffuz - tegannî ve ölüler kitabı olarak değerlendirmekte devam eden günümüzün müslümanı, ne içine düştüğü ruhî - ahlâkî sefâlet ve perişanlıktan kurtulabilmekte, ne de maddî sahada bir varlık gösterebilmektedir. Şunu bir kere daha kesinlikle ifâde edelim ki, bir cemiyetin fertleri ruhî - ahlâkî sefâlet ve perişanlık içinde bulundukça, maddî sahada fevkalâde bir varlık göstermiş olsalar bile bu devamlı olmaz. Bugün müslüman topluluklara en başta halletmeleri gereken meselesi, içinde bulundukları ruhî - ahlakî sefalet ve perişanlıktan kurtulmaktır. Ruhî-ahlâkî perişanlık içinde bulunan fertler veya topluluklar, çamura düşen ve kurtulmak için boyuna çırpınan bir böceğe benzerler. Nasıl ki çamurdan çıkmadıkça o böcek selâmete kavuşamazsa, ruhî - ahlâkî sefalet ve perişanlıktan kurtulamayan fertler veya cemiyetler de devamlı ve yüz güldürücü saadet ve selâmete kavuşamazlar. İşte müslümanların, yüzyıllardan beri sürüp giden ve günümüzde de devam eden acıklı ve perişan halleri bunun müşahhas bir misâlidir. Bu tesbitlerden sonra, şimdi de hareket noktamızın nasıl olduğuna bir göz atalım: 

a) - Allah, insanoğlunu yaratmış ve onu yeryüzünde kendisine halife tâyin etmiştir. 
 
b) - İnsanoğluna, yeryüzünde ve kâinatın diğer bazı kısımlarında neler olduğunu görmesini emretmiştir. 
 
c) - Yine insanoğluna yeryüzünde ve kâinatın diğer bâzı kısımlarında kısmî tasarruf hakkı vermiştir. 
 
ç) - Allah'ın halifesi olma hakkı, O'nun son hak dinine mensup olan ve onun esaslarım yaşayışlarında tatbik edenlerindir.
 
d) - Allah'ın yeryüzünde halifesi olma hakkı müslümanların olduğuna göre, tasarruf vazifesi de evvel'emirde onlara düşer. 

İşte hareket noktamız budur, aziz müslümanlar! Allah sizi yarattı. Yeryüzünde kendisine halife yaptı. Yeryüzünü ve kâinatın diğer bir kısmını emrinize âmâde kıldı. Oralarda dolaşmayı, Allah'ın kâinatında neler olduğunu araştırıp görmeyi sizlere emretti. Size oralarda kısmî kasarruf hakkı verdi. Siz gezeceksiniz, dolaşacaksınız, kâinâtta ve eşyâda nelerin olduğunu araştıracaksınız. Eşyânın kabiliyetleri nelerdir, bulacaksınız. Tâ ki onlardaki kısmı tasarruf hakkınızı kullanabilesiniz. Bunlar sizin vazifeniz. Bu vazife ve mükellifiyetlerini hatırlatmak için Allah'ın Resûlü size şöyle hitâb etti: 

- Beşikten mezara kadar ilim - irfân öğreniniz! 
 
- İlim Çin'de dahi olsa gidip öğreniniz! 
 
- İlim - irfân öğrenmek, kadın - erkek her müslümana farzdır. 

Tasarruf hakkınızı, ancak eşyâyı tanıdığınız takdirde kullanabilirsiniz. Eğer eşyâyı tanımaz ve ondaki kabiliyetleri araştırıp bulmazsanız tasarruf yapmazsınız. Bu durumda, vazife ve mükellefiyetlerinizi yapmamış olacağınız gibi, eşyayı tanıyan ve ondaki kabiliyetleri keşfetmiş olan diğer topluluklar karşısında müşkil durumlara düşersiniz. Nitekim bugün böyle bir durum varittir. Müslüman olmayan topluluklar sizden önce ve sizden daha çok, eşyâyı taradıkları ve ondaki kabiliyetleri keşfederek tasarrufa geçtikleri için üzerinizde bir sulta ve tahakküm kurmuşlardır. Eğer siz, dininizin ve kitabınızın emirlerine uyarak vazife ve mükellefiyetlerinizi yerine getirseydiniz ve eşyayı tanıyıp kabiliyetlerini keşfetseydiniz bugünkü durumlara düşmeyecektiniz. Fakat zararın neresinden dönülse kârdır. Bugünkü yüz kızartıcı ve utanç verici durumunuza rağmen, eğer kısa zamanda derlenip - toplanarak vazife ve mükellefiyetlerinizi hatırlar ve harekete geçersiniz yine de selâmete çıkabilirsiniz. Yalnız şu hususu hiç unutmayınız ki ilk yapmak zorunda olduğunuz şey, bir silkinişle, hâlen içinde bulunduğunuz ruhî - ahlâkî sefalet ve perişanlıktan kurtulmaktır. Zira bu merhaleyi aşamayan topluluklar için devamlı bir huzur, sükun, refah ve selâmet mevzubahis olamaz. 

- Ey imân edenler, gerek kendinizi ve gerekse âîle efrâdınızı Cehennem ateşinde koruyun... (Tahrîm suresi, âyet: 6). 

Sahabiler soruyor: 
- Yâ Resullelah, kendimizi Cehennem ateşinden korumamız kolaydır. Zirâ Allah'ın Kur'ân'da bizler için çizmiş olduğu hayât çizgisinde özrümüzü tüketmekle bu sağlanmış olur. Ya âile efradımızı nasıl koruyalım? 

Allah'ın Resulü cevap veriyor: 

Ey, yeni nesilleri başıboş salıveren müsiümanlar! Ey körpecik yavrularının dinden - imândan habersiz büyümelerine lâkayt kalan müslümanlar! Ey, gençliği millî -İslâmî fikir, inanç ve duygulardan mahrum bırakan ve bundan en ufak bir kalb sızıntısı duymayan müslümanlar! Ey, çocuklarını Kur'ân gibi ilâhî ve muhteşem bir kitaptan habersiz yetiştiren müslümanlar! Ey, yarının büyüklerini milli duygulardan, millî mefkurelerden uzak tutan ve onları menfi, zararlı ve yabancı sistemlerin, ideolojilerin ve fikir cereyanlarının ortasına salıveren gafil müslümanlar! Ey, çocuklarına, kâinatta örnek insan Hz. Muhammed aleyhisselâmın ahlâk hayâtını öğretmeyen müslümanlar! Siz, bu ve benzeri âyetlerin sırf musikili -ahenkli teleffuz ve teganniciliğini yapacağınıza biraz bu çocuklarınıza karşı mükellef tutulduğunuz vazifelerinizi yapsanız daha iyi olmaz mı? Siz, bugünkü gibi onları başıboş salıvererek kimisinin ayyaş, kimisinin esrarkeş, kimisinin nemelazımcı, kimisinin hain, kimisinin gâfil, kimisinin komünist, kimisinin hümanist, kimisinin sosyalist, kimisinin beynelmilel vatandaş,... olmalarına sebep olacağınıza, Allah'ın ve Resulünün emir ve tavsiyelerine uyarak kendilerini tam bir millî-İslâmî şuurla yetiştirseniz de, Allah'a ve Resulüne lâyık birer kul, milletlerine hayırlı birer fert olsalar daha iyi olmaz mı? Siz, sâdece velâdet (doğum) ve vefât (ölüm) yıldönümlerinde mevlid okuyup veya okutup gırtlak hünerleri yapmakla ve ağlayıp ağlatmakla mı o yüce peygamberin ümmetisiniz! Bakınız, sâdece doğum ve ölüm yıldönümlerinde hatırlamakla yetindiğiniz o Resuller Resûlü size ne buyuruyor: 

- Çocuklarınız yedi yaşına girdikleri zaman namaz kılmalarını söyleyin ve öğretin. İki senelik bir tâlim - terbiyeden sonra dokuz yaşına geldiklerinde eğer kendiliklerinden kılmazlarsa biraz sıkıştırın. 

- Sizin en hayırlınız, en iyi terbiye ve eğitimi vermek suretiyle âile etrâdına en hayırlı olanınızdır. 

- Herbiriniz birer çobansınız ve herbiriniz güttüğünüzden mesulsünüz. 

Şimdi, ümmeti olmakla iftihâr ettiğimiz o yüce peygamberin bu sözlerini birer kere daha okuyalım. Herbirini okuduğumuzda müteakip bir hadise geçmeden, kendi kendimizi muhasebeye çekelim. Terazinin bir kefesine kendimizi, diğerine de Allah Resulünün sözünü koyalım. Acaba dengeleyebilecek miyiz?
 
Eğer çocuklarımıza karşı mükellef olduğumuz vazifeleri yapmış isek terazinin kefeleri dengede demektir. Birinci hadisde, yine peygamberimiz aleyhisselâmın tâbiriyle, dinin direği olan namazdan bahsediliyor, anaların - babaların, yedi yaşına basmış çocuklarına namaz kılmayı öğretmeleri, iki senelik bir alıştırmadan sonra, dokuz yaşına girdiklerinde eğer kendiliklerinden kılmazlarsa biraz sıkıştırmaları emrediliyor. 

Şu hususa da işâret edelim. Bu hadiste, hassaten dinin direği durumundaki ibâdetten, yâni namazdan bahsedilmiştir. Elbette, anaların - babaların, daha küçük yaştan itibaren çocuklarına öğretmekle mükellef ve vazifeli bulundukları şeyler sâdece namazdan ibâret değildir. Onlara Allah korkusunu, mes'uliyet duygusunu, vazife şuurunu, peygamberimiz aleyhisselâmın yüce ahlâkını, millî fikir - inanç ve duyguları, ...vermek, öğretmek ve aşılamak anaların - babaların başlıca vazifeleri arasındadır. Nitekim ikinci olarak mealini verdiğimiz hadis bu hususlara işaret etmektedir. İşte çocuklarına karşı bu vazifelerini yapmış olanlar, yâni yedi yaşına basmış yavrularına namaz kılmayı öğretip kıldıranlar terazinin kefesini dengede tutabilirler. Hem, Hz. Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden olduklarını da huzur içinde söyleyebilirler. Buna hakları vardır. Allah'ın kendilerine bir nimeti ve mukaddes bir emâneti olan yavrularına karşı bu mükellefiyetlerini yerine getirmeyenler ise, sâdece bir kefesine müthiş bir ağırlık konmuş bir terazinin boş kefesinin büyük bir hızla yukarıya fırlaması gibi, akıbeti meçhul bir istikamete doğru fırlayıp giderler. Böylelerinin, gönül huzuru içinde Hz. Muhammed aleyhisselâmın Ümmeti olduklarını söylemeleri mümkün değildir. Söyleseler bile bu, boş bir sözden ve kuru bir iddiadan öteye geçemez. 

Gününüzde müslüman anaların - babaların çoğu, çocuklarının dini - millî- ahlâkî eğitim ve terbiyeleri ile hiç alâkalanmamakta, onlan kendi hallerine salıvermektedirler. Bir kısım şaşkın analar - babalar da, küçük yaşlarda hiç alâkalanmadıkları çocukları delikanlılık çağına girdiği zaman hoşlarına gitmeyen hereketler yapınca dövünmeğe, ileri - geri konuşmağa ve yeni nesillerin ahlâksızlığından ve bozukluğundan dem vurmağa başlamaktadır. Bu durumdakilerin bir kısmı da, 18 - 20 yaşlarına basmış oğullarını ve kızlarını terbiye etmeğe kalkışmakta, tabii umumiyetle de aksi tesirle karşılaşmaktadırlar. Acaba bu insanlar, "kart ağaç eğilmez, bükersen kırılır" sözünü bilmezler mi? Çocuğunun dinî - millî - ahlâkî eğitim ve terbiyesiyle zamanında meşgul olmayan ve büyüdüğü zaman hoşuna gitmeyecek hareketlerini görünce onun hayırsızlığından dem vuran analara - babalara hatırlatmak gerek: 

- Kabul ediniz ki, tarlanızda meselâ bağ yetiştirmek istiyorsunuz. Tabii ki gâyeniz bundan en iyi şekilde meyve almaktır. Bağ çubuklarım aldınız. Gittiniz. Mevsiminde tarlanıza diktiniz. Bu çubuklar büyüyüp kaç sene sonra üzüm verirler. Diyelim ki yedi sene sonra. Siz, yedi sene müddetle bağ tarlanızın semtine uğramadınız. Bağınızın zamanında ve mevsiminde çapalanması, gübrelenmesi, kükürtlenmesi, budanması, ile hiç meşgul olmadınız. Böylece yedi sene doldu. Bu müddet sonunda, nefis üzümler almak ümit ve hevesiyle heyecanla bağınıza koştunuz. Fakat gayet tabii ki umduğunuzu bulamadınız. Şimdi bu durumda sizin, "Vay benim bağım hayırsız çıktı, üzüm vermedi, meyve vermedi, ..." demeğe hakkınız var mı? Veya ondan sonra bağı terbiye etmeğe kalkış sanız, arzulanan neticeyi alabilecek misiniz? Elbette hayır değil mi? 

İşte zamanımızda birçok anaların - babaların, evlâdları karşısındaki durumları bu misâldeki bağ sâhibinin durumundan farklı değildir. Çoğunu yedi yaşından itibaren her türlü millî - dinî - ahlâkî bilgi ve duygularla eğitmek, terbiye etmek ve yetiştirmekle mükellef ve vazifeli olan ana-baba, çok kerre bu vazifesini tamamen ihmâl ediyor. Onu tesadüflerin kucağına bırakıyor. Tabii böyle bir çocuk da umumiyetle arzulanan vasıflarda bir fert olamıyor. Böylece delikanlılık çağına gelen çocuğunda arzuladığı ahlâki davranışları bulamayan anaya-babaya da şaşkın şaşkın sızlanmak kalıyor. Kimisi de bu şaşkınlığın neticesi, artık kartlaşmış çocuğunu o yaştan sonra terbiye etmeğe kalkışıyor. Bu insanlar, ise yedi yaşından itibaren başlamanın gerekliliğini ifâde eden yukarıdaki hadise acaba hiç rai kulak vermezler? Eğer delikanlılık çağında yapılacak ahlâkî terbiyeden de müsbet netice alınabilecek olsaydı, Allah'ın Resulü herhalde işe yedi yaşından başlanmasını emretmezdi. Çocuklarına kaşı mükellef oldukları dinî - millî- ahlâkî eğitim ve terbiye vazifelerini yapmayan analar, babalar bu hareketleriyle hem çocuklarına, hem kendilerine, hem de milletlerine kötülük yapıyorlar. Çünkü gerekli dinî - millî - ahlâkî eğitim ve terbiyeden mahrum olarak yetişen bir çocuğun akıbeti karanlıktır. Onun, gerek Allah'a lâyık bir kul, gerekse milletine hayırlı bir fert olması tamamen tesadüflere kalmıştır. Eğer tesadüfler kendisini doğru yola ve hakka kavuşturursa ne âlâ ! Aksi halde bedbahttır. 

Çocuklarını gerekli terbiye ve eğitime tâbi tutmayanlar bu hareketleriyle kendilerine de kötülük yapmış olurlar. Cemiyete ve milletine hayırsız bir evlâd bırakmak bir ana - baba için herhalde küçümsenecek bir kusur küçümsenecek bir günah olmasa gerek. Nitekim, cemiyete hayırsız evlâd yetiştiren anaların - babaların amel defterlerine, bu hayırsız evlâdların işleyeceği günahlar kadar günah yazılacağı peygamberimiz aleyhisselâmın hadislerinde belirtilmektedir. Ayrıca, yine böyle anaların - babaların evlâdları âhıret hayâtının hesap gününde onların yakalarına yapışacak ve dünyâda kendilerine karşı mükellef olduklan vazifeleri yapmadıkları için dâvâcı olacaklardır. Kur'ân'ın ifâdesine göre, böyle analar - babalar evlâdlariyle karşılaşmamak için onlardan kaçacaklardır. 

Çocuk!arının hayırlı birer fert olmaları hususunda gereken gayret ve ihtimamı göstermeyen analar - babalar daha şümullü kötülüğü de milletlerine yapmış olurlar. Zirâ hayırlı bir evlâd da faydalı bir unsur olacağı gibi, hayırsız bir evlâd da zararlı bir unsur olur. 

Şimdi, evlâdlarına karşı mükellef bulundukları vazifelerini yapmak ve cemiyete hayırlı birer ferd bırakmak isteyen anaların - babaların yapacakları şeyleri maddeler halinde tesbit edelim: 

a) - Daha yedi yaşından itibaren Allah sevgisi, Allah korkusu aşılamak. 
 
b) - Peygamberimiz aleyhisselâmın yüce ahlâkını öğretmek, aşılamak ve buna bizzat canlı örnek olmak. 
 
c) - Kur'ân, ahlâkını öğretmek, Kur'ân'ın esaslarını yavaş yavaş ve tedricen onun ruhuna sindirmek. (Şimdilerde yapıldığı gibi, hiçbir esasından haberdar olmadan, çocuklara sadece Kur'ân'ın teleffuzculuğunu yaptırtmak faydasızdır.
 
Çocuklara Kur'ân'ın lâfzını okutmak yerine, belli - başlı âyetlerin kısa izahları yapılmalı, esasları ve temel hedefleri anlatılmalıdır. Ancak böyle yapıldığı takdirde onlara Kur'ân okutulmuş, Kur'ân öğretilmiş olur. Papağanvâri bir teleffuzculuktan öteye geçemeyen bugünkü tatbikatın hiçbir faydası yoktur. Bu şekil tatbikat, bir nevi abesle iştigalden başka bir şey değildir.) Meselâ, "İnnemelmüminûne ahvetün - şüphesiz müslümanlar kardeştir" âyeti ele alınır. Kardeşliğin esasları, kardeşliğin gerektirdiği hareket ve davranışlar, kardeşlik şuuru, kardeşlik şuur ve duygularıyla hareket edildiği veya edilmediği takdirdeki durumlar,..izah edilir. Hayâttan cardı misâller verilir ve gösterilir. 
 
ç)- Allah'a karşı olan vazifelerini öğretmek. 
 
d)- Mensup olduğu cemiyete ve millerine karşı yapmakla mükellef bulunduğu vazifelerini öğretmek, 
 
e) - Millî şuur, millî duygu ve millî mefkure aşılamak. 
 
Böylece, onu, milletine daima faydalı olma hislerine sahip bir fert seviyesine ulaştırmak, 
 
f) - Aile efradına karşı vazifelerini öğretmek ve bu vazifeleri yerine getirme şuuru vermek (Bu hususta geniş malumat için Türkistan ulemasından Ebülleys Semerkandi'nin Gafletten Kurtuluş isimli eserine bakınız). 

Bu hususta son olarak bir de peygamberimiz aleyhisselâmın şu mealdeki hadisine bir göz atalım. 

Allah'ın Resulü buyuruyor: 

Her insan öldükten sonra amel defteri kapanır. Ancak üç sınıf insan öldükten sonra da amel defterlerinin sevap köşesi açık kalır. 

Bunlar: 
1) - Ahalinin devamlı faydalanabileceği hayır müesseseleri yaptıranlar (Cami, mektep, hastahane, yol, su, ... gibi). 
 
2) - Faydalı ilim öğrenip öğretenler, 
 
3) - Hayırlı ve sâlih evlâd yetiştiren analar - babalardır. 

Bunun bir de aksi vardır. Yâni hayırlı evlâd yetiştiren analar - babalar öldükten sonra amel defterlerinin sevap köşesi açık kalacağı ve evlâd hayatta oldukça defterlerine sevap yazılacağı gibi, hayırsız evlâd yetiştiren analarla babaların da amel defterlerinin günah köşesi açık kalır ve o hayırsız evlâd yaşadıkça onların defterlerinin günah köşesine de günah yazılır. 

Müslümanım, diyen analarla babalara herhalde bu kadarı kâfidir. Gerek Kur'ân'da ve gerekse hadislerde geçen bunca açık hükümlere rağmen hâlâ çocuklarını tesadüflerin kucağına salıverenler ve onların Allah, millet, vatan, ...yolunda hayırlı birer ferd olmaları için en ufak bir gayret ve ihtimam göstermeyenler için ise söylenecek herhangi bir söz olmasa gerek. Ancak, merak ettiğimiz husus, bu durumdaki analarla - babaların hiç hicâb duymadan nasıl "Müslümanım. Hz. Muhammed aleyhisselâmın ümmetindenim'' diyebildikleridir. Konuyu, Türkistan ulemâsından Ebülleys Semerkandi'nin Gafletten Kurtuluş isimli eserinde geçen bir hikâyenin iktibası ile bitirelim: 

Bir gün, Semerkand'ın büyük âlimlerinden Ebu Hafs'a bir adam gelir ve: 

- Oğlum beni dövdü, incitti. der. 
Bir oğulun babasını dövmesine hayret eden ve bunu havsalasına sığdıramayan Ebu Hafs, acaba yanlış mı anladım diyerek sorar: 
- Fesubhânellah! Oğul mu babayı dövdü? 
Adam, "Evet oğlum beni dövdü, incitti" diye tekrarlar. 
Bundan sonra Ebu Hafs ile gelen şahıs arasında şu konuşmalar geçer: 
- Oğluna ilim - irfan öğrettin, terbiyelerdin mi? 
- Hayır! 
- Kur'ân'ı, Kur'ân esaslarını ve Kur'ân ahlâkını öğrettin mi? 
- Hayır! 
- Seni niçin dövdüğünü biliyor musun? 
- Hayır, bilmiyorum. 
- Ne iş yapar oğlun? 
- Çiftçidir, ziraatle meşgul olur. 
- İhtimal ki oğlun sabahleyin kalkmıştır. Tarlaya gitmek üzere öküzleri önüne katarak eşeğine binmiş, köpeğini de peşine takmış ve yola koyulmuştur. Bu esnada başlamıştır türkü söylemeğe. Sen de itiraz etmişsindir. İşte bu sırada seni öküz sanıp vurmuştur....

Orkun Dergisi Şubat 1982 Sayı 6 


757 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Başarının Sırrı - 24/08/2014
İnsan ancak çalışdığına erişir. - Kur’ân-ı Kerîm -
Milli Ölçülerimiz - 24/08/2014
• Milletin efendisi ona hizmet edendir. - Hadis -
Katliâm - 24/08/2014
Şu insanoğlu; fıtratı itibariyle rahata, kolaylığa, hiç terleyip yorulmadan kazanmağa ve hiç zahmete katlanmadan ömür sürmeye ne de düşkündür..
Yeni Fetihlere Doğru - 24/08/2014
Fetihlerin en başta geleni millî benliğimize, yani kendi öz varlığımıza dönüş fethidir.
İşe Nereden Başlamalıyız? - 24/08/2014
Ey îmân edenler! Siz kendinize bakın. Eğer siz doğru yolda iseniz, sapıtanlar size zarâr veremez (Mâide Sûresi, âyet: 105).
Kur'ân Nedir ? (1) - 24/08/2014
Bugünün müslüman topluluklarının Kur'ân denince ne anladıklarını ve tatbikattaki durumun ne olduğunu kısaca gözden geçirmekte fayda vardır.
Güç Kaynaklarımız - 24/08/2014
Her milletin, mâddi ve ma'nevi olmak üzere birtakım kuvvet kaynakları vardır.
Neden Helva Yapamıyoruz? - 24/08/2014
Un hazır, şeker hazır, yağ hazır, hepsi hepsi hazır, fakat biz bu hazır malzemeleri uygun biçimde kullanarak bir türlü helva yapamıyoruz. Acaba neden?
Kur'an Nedir? (2) - 24/08/2014
Bugünün müslüman topluluklarının Kur'ân denince ne anladıklarını ve tatbikattaki durumun ne olduğunu kısaca gözden geçirmekte fayda vardır.
 Devamı
Köşe Yazıları
Hava Durumu
Anlık
Yarın
30° 32° 23°
Saat