• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/dilbilimciyamanarikan
Takvim
Site Haritası
Yaman Arıkan
info@yamanarikan.com
Kur'ân Nedir ? (1)
24/08/2014
Bu sorunun cevâbına geçmeden önce, bugünün müslüman topluluklarının Kur'ân denince ne anladıklarını ve tatbikattaki durumun ne olduğunu kısaca gözden geçirmekte fayda vardır.
 
Asrımızın müslümanı Kur'ân hakkında öylesine sakat, sakim ve hatâlı bir anlayış ve tatbikat içindedir ki, bunu ancak, yürekler acısı, utanç verici, yüz kızartıcı,... gibi kelime ve tâbirlerle ifâde etmek mümkündür.
 
Esâsen, sözde Kur'ân'a mensup olduklarını ve ona inanıp-bağlandıklarını iddiâ eden bu insanlar, eğer böylesine hatâlı, sakîm ve sakat bir anlayış içinde bulunmasalardı, asırlardır sürüp giden bugünkü mâddi-ma'nevi perişanlığa düşmezlerdi.
 
Zirâ bilenler bilir ki, bu ilâhî ve muhteşem kitap baştanbaşa hayât, medeniyet, terakkî ve hamle ruhu ile yüklüdür. Böyle olmasına rağmen, günümüzün müslümanı nazarında onun bunlarla, âdetâ hiçbir alâkası yoktur.
 
Yirminci asrın şaşkın ve uyuşuk müslümanı Kur'ân'a, kâh bir ölü kitabı nazariyle bakmakta ve öyle değerlendirmekte, kâh bir ses-teganni-âhenk kitâbı nazariyle bakmakta ve öyle değerlendirmektedir. O; tozlu raflara, dolaplara, torbalara, ... hapsettiği Kur'ân'a ancak bir ölüsü olduğu veya ses - teganni - âhenk dinlemek istediği zaman ihtiyâç duymaktadır. Bir ölüsü olunca, onu oradan çıkarır veya çıkartır.

Hayvanların da müşterek olduğu bir et parçası (dil) ile ve sesle onun lâfızlarını teleffuz eder veya ettirir. Sonra yine o tozlu mahalle koyar. Aynı şekilde Ramazanlarda, mevlidlerle, kandillerde, ... yine ölülerinin ruhuna göndermek üzere onu o tozlu yerden alır. Açar. Kendisiyle hayvanların da müşterek olduğu aynı dille ve sesle yine okur veya okutur. Sonra aynı tozlu yere yine koyar. Ve, bir ömür boyu bu hareketler böylece tekrârlanır durur. Hâsılı, asırlar öncesinden başlamış olan ve akıllara durgunluk veren bu fâhiş derecedeki yanlış anlayış ve tatbikat, günümüzde de olanca dehşetiyle devam etmektedir. Bir ömür boyu, Allah'ın kelâmının teleffuz ve teganniciliğini yapan şaşkın müslüman, bir defacık olsun onun ölülere mi yoksa dirilere mi hıtâb ettiğini düşünmemektedir. Bugünün müslüman topluluklarında Kur'ân'a karşı takınılan tavıra ve tatbikattaki duruma bakılırsa o ilâhi kelâm, dirilere değil, ölülere gelmiştir; dirilere değil, ölülere hitâb etmektedir... 

Bugünün manzarasına bu kısa bakıştan sonra şimdi esasa dönelim. Önce şunu ifâde edelim ki, Kur'ân ölülere değil, dirilere hitâb eder. O, ölülere gelmemiştir, dirilere gelmiştir. Allah'ın dini mezardakilere mi geldi ki, o dinin kitâbı olan Kur'ân mezârdakilere gelmiş olsun veya mezardakiler için kullanılsın! Meselenin iyice aydınlığa kavuşması bakımından, bazı hususları burada maddeler hâlinde kaydetmek zorundayız: 

1- Din canlılara ve canlıların yeryüzünde görülenlerinden de hâssaten insanlara hıtâb eder. 
 
2- İnsanın varlığı beden ve ruh olmak üzere iki kısımdan müteşekkildir. 
 
3- Dine muhâtap olan beden değildir, ruhtur. 
 
4- Beden gibi ruh da gıdâlanmağa ve hastalık hâlinde tedâvi edici ilâçlara muhtâçtır. 
 
5- Bedenin gıdâları ve ilâçları bildiğimiz gıdâlar ve ilâçlardır. Ruhun gıdâları ve ilâçları ise ibâdetler ve dinin gösterdiği diğer esaslardır. 
 
6- Mâddi gıdâlarla ilâçlar bedeni besler veya hastalık hâlinde tedâvi eder. Dinin gösterdiği ruhi gıdâlar da ruhu besler veya hastalık halinde tedâvi eder. 
 
7- Beden, ancak hayâtta olduğu müddetçe gıdâlar-ilâçlar alabilir, ancak hayâtta olduğu zaman kendisine gıdâlar-ilâçlar tatbik edilebilir, ancak hayâtta olduğu zaman gıdâların - ilâçların faydasını görebilir. Ruh da böyledir. O da ancak bu dünyâda iken gıdâlar-ilâçlar alabilir, bu dünyâda iken almış olduğu gıdâların faydası olabilir. 
 
8- İnsan, bu dünyâ hayâtında iyi veya kötü birtakım ruhi vasıflar edinir. Bunlar, günlük hayâtta karakter, seciyye, ahlâk, şahsiyet, ... gibi kelime ve tâbirlerle ifâde edilir. Bunların hem müsbet hem de menfi yönleri vardır. Bir kimsenin seciyye ve ahlâkı iyi olabileceği gibi, kötü de olabilir. İşte kişinin gerek dünyevî ve gerekse uhrevî saâdet ve selâmeti bu vasıflara bağlıdır.
 
Eğer güzel ve müsbet bir seciyye ve ahlâka sâhip ise dünyâsı da ukbâsı da bahtiyârlıktır. Eğer kötü ve menfi bir seciyye ve ahlâka sâhipse ve bu hâl üzere öldüyse ahıret hayâtı bedbahtlıktır. Kişi ölüm ânında hangi çeşit vasıflara sâhipse âhıret hayâtına onlarla gider. 
 
9- Dinin vazifesi, bu dünyâ hayâtında müsbet ve güzel vasıflara sâhip olmanın yollarını ve çârelerini insanlara göstermek, bildirmektir. 

Din dirilere hıtâb ettiğine göre, onun kitabı Kur'ânın da dirilere hitâb edeceği muhakkaktır. Din dirilere bir takım vazife ve mükellefiyetler yüklediğine göre onun kitabı Kur'ân'ın da dirilere, yine dirilerin yapması gereken bir takım vazife ve mükellefiyetler yükleyeceği muhakkaktır. Din ruhlara hıtâb ediyordu ve vazifeside insanları ruhi-ahlâki güzellik, temizlik ve sıhhate kavuşturmak idi. Nasıl ki bedenin temizliği, güzelliği, sağlığı ve sıhhati ancak bir kısım temizleyiciler, besinler ve ilâçlarla mümkün oluyorsa, aynen bunun gibi, ruhun temizliği, güzelliği, sağlığı ve sıhhati de ancak bir kısım temizleyiciler, besinler ve ilâçlarla mümkün olmaktadır. Bedenin temizleyecilerini, besinlerini, hastalık hâlinde ilâçlarını biliriz. Bilmediklerimizi de bu hususta yazılmış kitaplar bize öğretir. Acaba ruhumuzun temizleyicileri, besinleri ve hastalık hâlinde ilâçları nelerdir ve bunları bize ne veya hangi kitap öğretir? İşte bu noktada, Kur'ân nedir sorusunun cevâbı ortaya çıkar. 

— Kur'ân, insanları ruhî-ahlâkî temizliğe ve sıhhate kavuşturan ve onlara dünyevî-uhrevî saâdet ve selâmet yollarını gösteren ilâhi bir tıb kitabıdır. 

Şimdi şöyle bir şey düşünelim. Meselâ zamânımızın en büyük bir tıb mütehassısı, gelmiş - geçmiş bütün tıbbi müşâhade, tecrübe ve bilgilerinden faydalanarak besinleri, hastalıkları, bunların tedâvi yollarını, ilâçları ve bunların kullanılışlarını içine alan bir kitap yazmış olsun. Tabii bunun içinde binbir çeşit gıdâlardan, hastalıklardan, ilâçlardan,... bahsedilecektir. Meselâ hangi gıdâların bedene daha faydalı, hangilerinin daha zararlı olduğu, hastalıkların ve ilâçların çeşitleri ve hangi ilâçların hangi hastalıklara devâ olduğu burada yer alacaktır. İşte bedenler için böyle bir kitap ne ise, ruhlar için de Kur'ân odur. Şu hususu da ifâde edelim ki bedeni hastalık ve sıhhatsizlikler daha çok ferdidir, şahsın kendisini alâkalandırır. Meselâ bir kimsenin bedeninde herhangi bir râhatsızlık varsa, bunun vereceği acı, sıkıntı, zarara - ziyan,... daha çok o şahsın kendisine munhasır kalır. Cemiyetin diğer fertleri onun bu râhatsızlığından müteessir olmaz. Halbuki ruhi - ahlâki sıhhatsizlik ve hastalıklar daha çok umumidir. Meselâ bir kimsede mevcut bir ahlâksızlıktan, daha ziyâde cemiyetin diğer fertleri müteessir olmaktadır. İşte, doktorlar ve onların yazmış oldukları tıbbi - sağlık kitapları bedeni alâkalandıran hastalık ve sağlık hâlleriyle meşgul oldukları halde, peygamberler ve Allah'ın onlar vâsıtasiyle göndermiş olduğu ilahî kitaplar ruhi - ahlâki hastalık ve sağlık halleriyle meşgul olurlar.. 

Kur'ân'ın ne olduğu böylece anlaşıldıktan sonra, şimdi de tatbikattaki durumun nasıl olması gerektiğine bakalım. Bugünün fâhiş derecedeki yanlış anlayış ve tatbikatında başlıca iki hâl göze çarpmaktadır. Bunlardan biri, Kur'ân'ın bir ölü kitabı mesâbesine düşürülmesidir. Diğeri de ses - teganni - âhenk vâsıtası olarak kullanılması ve papağanvari sırf dille okumakla ona karşı yapılması gereken vazifenin yapıldığının sanılmasıdır. Birinci hâle göre Kur'ân, sadece ölülerin sene-i devriyelerinde veya mevlid, kandil,... gibi belli zamanlarda okunur, okutulur, ölülerin ruhuna bağışlanır. Bu okuyup - okutma, tam papağanvâri bir okuyup - okutmadır, Yâni, hayvanların da müşterek olduğu bir et parçası ile sırf Kur'ân'ın lâfızları teleffuz edilir. Toplu halde olan bu okutmaların çoğu dinî ruh, vecd ve ihlâstan da yoksundur. Esâsen bir kısım insanlar ölülerin ruhuna böyle Kur'ân okumayı bir meslek ve bir geçim vâsıtası hâline getirmişlerdir.

Yanlış anlaşılmasın. Biz, ölülerin ruhuna Kur'ân okunmasının veya okutulmasının aleyhinde değiliz. Ölüler için, usulü ve âdâbı dâiresinde Kur'ân okunabilir, okutulabilir. Bu, Allah'ın kelâmı vâsıtasiyle, ölmüşlere Allah'dan bir rahmet ve bir mağfiret niyâzından ibârettir. Bu niyâz, Kur'ân okuyarak yapılabileceği gibi, herhangi bir yalvarış şeklinde de yapılabilir. Binâen'aleyh, ölüler için mutlaka Kur'ân vâsıtasiyle niyâzda bulunacak diye bir şey yoktur.
 
Bizim ifâde etmek istediğimiz husus, hiçbir münâsebet ve alâkası yokken, Kur'ân'ın, sâdece ölülerin ruhuna okunmak için gelmiş gibi bir anlayış ve tatbikat içint düşünülmesi hususudur. Kur'ân, ölülere değil dirilere geldiğine ve ölülere değil dirilere hitâb ettiğine göre bu dirilerin onu ölülere tahsis etmelerindeki mânâsızlığı anlamak güç bir şey olmasa gerektir. Ölmüş kişilerin ölümden sonra faydalanabilecekleri şey artık Kur'ân değil, hayâttakilerin duâsıdır. Nasıl ki ölmüş bir beden artık besinlerden, ilâçlardan,... faydalanamazsa aynen bunun gibi, bedenden ayrılmış ve bu dünyâ hayâtını terketmiş bir ruh da Kur'ân'dan faydalanamaz. 

Onun faydalanma ihtimâli olan tek şey, hayâttakilerin duâsıdır. Fakat bu da netice itibâriyle Allah'ın irâdesine kalmış bir şeydir. Allah dilerse hayâttakilerin duâsı bereketiyle onu mağfiret eyler. Herkesin yapması gereken doğru ve akıllıca hareket, Allah'ın kelâmından hayâtta iken faydalanmaktır. Bu da can tende olduğu müddetçe yapılır. Can tenden çıkınca her şey biter. Kişi o âna kadar müsbet veya menfi, iyi veya kötü ne gibi vasıflar kazandıysa artık onlarla Allah'ın huzuruna gider. Ölümden sonra başlayacak olan uzun yolculuk esnâsında kendisine bu vasıflar refâkat eder.
 
Yâni bu vasıflar, o uzun seyâhatte kendisinin yolculuk arkadaşlarıdır. İşte, bir ruhi - ahlâki tıp kitabı olan Kur'ân'ın gösterdiği reçeteleri târifeye uygun olarak bu dünyâ hayâtında tatbik edip ruhi - ahlâki temizlik ve sıhhate kavuşanlar, müsbet ve iyi vasıflara sâhip olmuşlar demektir. Bu vasıflar, ölüm sonrası o uzun seyâhatte onların yolculuğunun huzur, sükun ve selâmet içinde geçmesini sağlayacak iyi arkadaşlardır. Kur'ân'ın göstermiş olduğu reçeteleri bir dünyâ hayâtında tatbik etmeyenler ve bu sebepten ötürü ruhi - ahlâki temizlik ve sıhhate kavuşamayanlar ise menfi ve kötü vasıflarla kalmışlar demektir. Bu vasıflar da, ölüm sonrası o uzun yolculukta onlara refâkat edecek kötü arkadaşlardır. 

Bugünün birkısım müslümanları da sâdece dilleriyle Kur'ân'ı okumakla yetinmekte, Allah'ın kelâmının ses, teganni, âhenk ve teleffuzculuğunu yapmaktadırlar. Bununla, Allah'ın kelâmı karşısındaki vazifelerini yaptıklarını sanan bu şaşkın müslümanlar, acaba aynı şeyleri bugün birtakım cansız âlât ve edevâtın da yapabildiğini hiç düşünmezler mi? Ne olurdu, bir ömür boyu tam papaganvâri teleffuzculuk yapanlar, bir defacık olsun onun bir âyeti üzerinde düşünselerdi! Kur'ân, insanları ruhi - ahlâki temizliğe ve sıhhate kavuşturan ve onlara dünyevi- uhrevi saâdet ve selâmet yollarını gösteren ilâhi bir tıp kitâbıdır, demiş ve şöyle bir misâl vermiştik: 

— Meselâ zamânımızın en büyük bir tıb mütehassısı, gelmiş - geçmiş bütün tıbbı müşâhede, tecrübe ve bilgilerinden faydalanarak besinleri, hastalıkları ve bunların teşhis ve tedâvi yollarını, ilâçları ve bunların kullanılışlarını içine alan bir kitap yazmış olsun. Tabii bunun içinde birbir çeşit gıdâlardan hastalıklardan, ilâçlardan,... bahsedilecektir. Meselâ hangi gıdâların vücuda daha faydalı, hangilerinin zararlı olduğu, hastalıkların ve ilâçların çeşitleri ve hangi ilâçların hangi hastalıklara devâ olduğu burada yer alacaktır... 

Şimdi kabul edelim ki, bir insan olarak bu kitaptan bir adet de biz aldık. Evimizde duruyor. Yine bir insan olma hasebiyle, vücudumuz, sağlığımız ve sıhhatli olmama için bu kitapta yazılı faydalı veya faydasız gıdâları öğrenme ihtiyâcını hissettik. Bu durumda yapacağımız şey nedir? Kitabı açıp, ne dediğine hiç kulak vermeden rasgele sadece cümleleri teleffuz etmek midir?
 
Veya, böyle bir hareket saçmalık, mânâsızlık olmaz mı? Şüphesiz ki burada doğru hareket, önce kitabın besinlerle alâkalı bahislerini okumak, anlamak, hangi gıdâların faydalı ve hangilerinin zararlı olduğunu öğrenmek ve sonra da günlük hayâtta yeme - içme meselesinde bu bilgilere göre hareket etmektir. Kabul edelim ki mide ülserinden muztaripsiniz. Evinizdeki sağlık kitabını açtınız. Mide bahsine baktınız. Karşınıza, ülserden râhatsız olanlarla alâkalı meselâ şöyle birkaç cümle çıktı: 

Ülseri olanlar acılı, ekşili, kızartmalı,... yemekler yememeli, süt bal., gibi yiyeceklere devam etmelidir... 

Şimdi bu durumda yapacağınız doğru ve faydalı hareket nedir. Günlük yiyecekleriniz arasına acılı, ekşili, kızartmalı,... yemekleri sokmamak; daha ziyâde süt bal,., gibi yiyecekler yemek değil mi? Ama siz böyle yapmıyorsunuz. Sağlık kitabında yukarıdaki cümleleri okuduğunuz ve kendiniz de ülserden muztarip bulunduğunuz halde, sofra başına oturduğunuzda, gelsin kızartmalar, gelsin acılı - ekşili yemekler" diyorsunuz. Sâdece böyle hareket etmekle kalmıyorsunuz. Üstelik bir de, sağlık kitabındaki o cümleleri dilinizle okuduğunuz için râhatsızlığınızın iyileşeceğini sanıyorsunuz. Günler, aylar, yıllar, böyle geçiyor. Siz de bu yanlış hatâlı hareketinize devam edip gidiyorsunuz. 

Diyelim ki, bir an için bronşitten muztaripsiniz. Sağlık kitabınızı zaman zaman okuduğunuz gibi, bu sefer yine okudunuz, bronşit bahsine gelince, meselâ karşınıza şöyle birkaç cümle çıktı: 

Bronşitten muztarip olanlar kendilerini üşütmeli, fazla soğuk şeyler içmemeli, sık sık ıhlamur,... gibi şeyler içmelidir.. 

Şimdi, bronşitten muztarip olan sizlerin yapacağı şey; kendinizi üşütmemek, soğuk şeyler içmemek, daha ziyâde ıhlamur vesâire gibi sıcak şeyler içmek midir, yoksa ara - sıra sağlık kitabını açarak, bronşit bahsinde yukarıdaki cümleleri okuyup, peşinden de istediği gibi hareket etmek ve "sağlıkla alâkalı o cümleleri dilimle teleffuz ettim" diyerek râhatsızlığının geçeceğini sanmak mıdır? 

Bir başka misâl daha: 

Kabul edelim ki bir an için hastalandınız. Doktora gittiniz. Doktor sizi muâyene etti. Rahatsızlığınıza bir teşhis koydu ve meselâ dedi ki: 

- Böbreklerinizde kum var. Size bir ilâç vereceğim. Onu kullanacaksınız. Râhatsızlığınız geçecek. 
Ve, reçeteyi yazdı. Elinize sıkıştırdı. 

Siz, doktorun verdiği bu reçeteyi aldıktan sonra ne yaparsınız? Doktorun ifâdesine göre, onun içinde, sizin râhatsızlığını giderecek ilâcın veya ilâçların ismi vardır. İhtimâlleri sıralayalım: 

1- Reçeteyi camlatıp - çerçeveleterek evinizin veya dükkânınızın bir köşesine asar mısınız? 
 
2- Bir dolaba, bir çekmeceye, bir rafa veya bir torbaya koyarak zaman zaman onu oradan çıkarıp içindeki ilâçların ismini okur ve yine yerine koyar mısınız? 
 
3- Yoksa, doktordan ayrılınca hemen bir eczâhâneye veya ilâçların satılmakta olduğu herhangi bir yere giderek reçetede yazılı ilâçları alıp ta'rifeye uygun olarak kullanır mısınız? 

Aziz okuyucularım, daha önceki paragraflarda mütehassıs bir tabibin yazmış olduğu bir tıp - sağlık kitabından bahsetmiş ve, "Bedenler için böyle bir kitap ne ise, ruh'lar için de Kur'ân odur" demiştik. Gerçekten öyledir. Kur'ân; bütün ictimâi dertlerimizin, meselelerimizin, sıkıntılarımızın, ıztırâplarımızın, ... sebebi olan ruhi - ahlâki hastalıklarımızı ve bunların tedâvi yollarını bize teker teker gösterir. Onun altı bin altıyüz küsur âyetinden herbiri âdetâ bir veya birkaç derdimizin devâsı, ilâcıdır. Hem de ilâhi birer teşhis neticesinde verilmiş ilâhi birer ilâç!.. Demek ki teşhis de, gösterilen tedâvi yolu da, verilen ilâç da mutlaka doğru ve isâbetli. Hâl böyle iken, acaba bugün İslâm milletleri niçin baştanbaşa maddî -mâ'nevi perişanlık, sefâlet ve keşmekeş içinde? Niçin bu milletler, ellerinde her içtimâi derdin devâsını ihtivâ eden Kur'ân gibi ilâhi ve muhteşem bir kitap varken gerek fertler olarak ve gerekse cemiyet olarak ruhî - ahlâkî sefâlet ve perişanlıktan bir türlü kurtulamıyorlar? Bu soruların cevâbını, müslümanların bugün Kur'ân karşısındaki tavırlarını göz önünde bulundurarak, biraz önceleri bedenler için vermiş olduğumuz misâllerde bulabiliriz. Bununla beraber, daha açık bir şekilde belirtmemizde fayda vardır.
 
Gerçekten bugün İslâm milletleri, ellerinde Kur'ân gibi ilâhi bir kitap olmasına rağmen yürekler acısı bir ruhi sefâlet ve perişanlık içindedirler. Bunun sebepleri: 

1- Kur'ân tamâmen dirilere hıtâb ettiği halde, birkısım müslüman topluluklar onu tamâmen ölüler kitabı olarak değerlendirmekte ve tatbikatı sâdece bu istikamette yapmaktadır. Siz, beden sağlığı için yazılmış fevkal'âde bir sağlık kitabı düşününüz. Beden sağlığı için bu kitapta yazılanlardan kimler istifâde edecektir veya etmelidir? Herhalde mezârdakiler, yâni ruhu bedeninden ayrılmış olanlar değil. İşte bugünün birkısım müslümanları kendisi çeşitli hastalıklardan muztarip olduğu halde, evindeki sağlık kitabını mezardaki ölülerinin sıhhat ve selâmeti için okuyan ve kendisi o tavsiyelerden hiç öğüt almayan şaşkın hastanın durumundan daha öteye geçememektedir. Elinde, hep kendisine hitâb eden ve gerek dünyevî gerekse uhrevî saâdet ve selâmet yollarını gösteren bir kitap vardır. Kendisi de birçok rahatsızlıklardan muztariptir. Elindeki kitap, onun bütün rahatsızlıklarına teşhisler koymakta, tedâvi yollarını göstermekte ve ilâçlar sunmaktadır. Üstelik bu teşhisler, tedâvi yolları ve verilen ilâçlar mutlak surette isâbetli ve doğrudur da.. Fakat bütün bunlara rağmen o, elindeki bu hârika kitaptan kendisi hiç faydalanmamakta, sâdece zaman zaman mânâsını hiç düşünmeksizin onun bâzı parçalarını yalnız dili ile ölüleri için teleffuz etmekte, okumaktadır. 

2- Gerek din ve gerekse onun kitabı Kur'ân, ruhlara hitâb ettiği halde bir kısım müslümanlar dini de Kur'ân'ı da ruhlariyle değil, bedenleriyle yaşamakta, tatbikatı bu istikamette devam ettirmektedirler. Günümüzün müslümanı, hayvanların da müşterek olduğu bir et parçası (dil) ile Kur'ân'ın sâdece lâfızlarını teleffuz etmekle yetinmekte, asıl muhâtap olan ruhuna onun esaslarını aslâ duyurmamaktadır. Kısacası, zamânımızın müslümanı, Kur'ân'ın sâdece ve yalnız teleffuzculuğunu yapmaktadır. O, Kur'ân'ı evinin veya dükkânının bir köşesine koyar. Zaman zaman onu oradan alır. Sadece dili ile bir miktar okur, teleffuzunu yapar sonra yine yerine koyar. Ve, bu papağanvâri teleffuzculuk bir ömür boyu böylece devam eder, gider. Halbuki Allah'ın kelâmı onun ruhuna hitâb etmekte, ruhunu temizlemek ve ahlâki sıhhate kavuşturmak için gelmiş bulunmaktadır. Onun ruhu da birçok ahlâki hastalıklara müptelâdır. Meselâ belki de merhamet denen şeyin zerresi yoktur. Mes'uliyetsizlik rüzgârları olanca şiddetiyle ruhuna esmektedir. 

Belki de ruhunun her köşesi kin, hased, fitne, fesâd, intikam, adâvet, dünyevî kazanç ve hırs,., kurtlariyle delik - deşik edilmiştir. Böyle olduğu halde o, yine de Kur'ân'ın sâdece teleffuzculuğunu yapmakta, onun gösterdiği ilâhî ilâçları ruhunun temizliği ve tedâvisi yolunda kullanmağa aslâ yanaşmamaktadır. Bu hâliyle bugünün müslümanının; midesinden böbreğinden, ciğerinden,., rahatsız olan ve doktorun kendisine vermiş olduğu ilâçları alıp kullanmak yerine sâdece zaman zaman reçetedeki ilâçların isimlerini okuyan ve bu hareketiyle bütün hastalıklarının iyileşeceğini sanan zavallı hastanın durumundan daha öteye geçemeyeceğini söylemeğe herhalde lüzum yoktur. "Bir hasta, doktorun kendisine vermiş olduğu reçetedeki ilâçların zaman zaman sâdece isimlerini teleffuz etmekle iyileşir" derse, biz de Kur'ân'ın zaman zaman sâdece dil ile okunmasiyle ruhî - ahlâkî hastalıklarımızın iyileşeceğini söylemeğe hazırız.

Orkun Dergisi Ekim 1981 Sayı: 2 


754 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Kur'ân Nedir ? (5) - 24/08/2014
Bugünün müslüman topluluklarının Kur'ân denince ne anladıklarını ve tatbikattaki durumun ne olduğunu kısaca gözden geçirmekte fayda vardır.
Başarının Sırrı - 24/08/2014
İnsan ancak çalışdığına erişir. - Kur’ân-ı Kerîm -
Milli Ölçülerimiz - 24/08/2014
• Milletin efendisi ona hizmet edendir. - Hadis -
Katliâm - 24/08/2014
Şu insanoğlu; fıtratı itibariyle rahata, kolaylığa, hiç terleyip yorulmadan kazanmağa ve hiç zahmete katlanmadan ömür sürmeye ne de düşkündür..
Yeni Fetihlere Doğru - 24/08/2014
Fetihlerin en başta geleni millî benliğimize, yani kendi öz varlığımıza dönüş fethidir.
İşe Nereden Başlamalıyız? - 24/08/2014
Ey îmân edenler! Siz kendinize bakın. Eğer siz doğru yolda iseniz, sapıtanlar size zarâr veremez (Mâide Sûresi, âyet: 105).
Güç Kaynaklarımız - 24/08/2014
Her milletin, mâddi ve ma'nevi olmak üzere birtakım kuvvet kaynakları vardır.
Neden Helva Yapamıyoruz? - 24/08/2014
Un hazır, şeker hazır, yağ hazır, hepsi hepsi hazır, fakat biz bu hazır malzemeleri uygun biçimde kullanarak bir türlü helva yapamıyoruz. Acaba neden?
Kur'an Nedir? (2) - 24/08/2014
Bugünün müslüman topluluklarının Kur'ân denince ne anladıklarını ve tatbikattaki durumun ne olduğunu kısaca gözden geçirmekte fayda vardır.
 Devamı
Köşe Yazıları
Hava Durumu
Anlık
Yarın
30° 32° 23°
Saat