• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/dilbilimciyamanarikan
Takvim
Site Haritası
Yaman Arıkan
info@yamanarikan.com
Kur'ân Nedir? (4)
24/08/2014
Şüphesiz ki Allah size, vazifeleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.. (Nisâ suresi, âyet: 58). 

Ayet, devlet mekanizması bakımından günlük hayâtın ârızasız ve kusursuz bir şekilde işlemesi için gözönünde bulundurulması gereken en mühim noktaya temâs ediyor. Bu nokta, içtimâi hayâtta hizmet almış kişilerin, işgal ettikleri makam ve mevkiye lâyık ve ehil olmaları meselesidir. Herhangi bir mahalde vazife almış bir insanda şu iki vasıf aranmalıdır: 

(1)- Ehliyet, liyâkat, dirâyet ve salâhiyet sâhibi olması. 
 
(2)- Sâlih ve dindâr insan olması. Bunu izâh edelim: 

Bilhâssa devlet mekanizmasında vazife alacak şahıslarda aranan bu iki vasıftan birincisi mutlaka şarttır. Onsuz vazife verilemez. Demek ki, bu yeter şarttır. İkinci vasıf bulunmasa da, yerine ve duruma göre, birinci şartın varlığı ile tâyin yapılabilir. İkinci vasıf ise yeter şart değildir. Birinci vasfın bulunmaması hâlinde tâyin yapılamaz. Birinci vasfı ehliyet, liyâkat, dirâyet ve salâhiyet (yetki) kelimeleriyle ifâde ettik. Önce şunu belirtelim ki buradaki ehliyet kelimesinden murat, bugünkü diplomalar veya ehliyetnâmeler değildir. Diploma veya ehliyetnâme sâdece bir belgeden ibârettir. Bu, kişinin behemehâl o vazifeye ehil olduğunu her zaman ifâde etmeyebilir. Ayette geçen ehliyet'ten ve ehil olmak'tan murât, kişinin zâtı itibâriyle fiilen ehil olmasıdır. Bunu bir misâlle açıklayalım: 

- Meselâ iki kişiden biri senelerdir bizzât ve fiilen araba kullanmakta olsun. Fakat ehliyetnâmesi bulunmasın. Diğeri de imtihana girerek herhangi bir sürede bir araba ehliyetnâmesi almış olsun. Şimdi bunlardan hangisi araba kullanmağa ehildir? Yâni hangisi ehliyet sâhibidir? Şüphesizki senelerdir bizzât ve fiilen araba kullanmış olan şahıs ehildir, ehliyet sahibidir. Vâkıâ ikinci şahsın yedinde bir ehliyetnâme mevcuttur. Fakat gerçekte o, araba kullanmağa ehil değildir, buna ehliyeti yoktur. Meselenin daha da açıklığa kavuşması için, burada ehliyet yerine salâhiyet kelimesini kullanalım. Kendilerine vazife verilecek kişilerde, henüz resmen vazife verilip salâhiyet sâhibi yapılmadan, fiilî salâhiyet bulunmalıdır. Kişinin şahsen salâhiyeti yoksa, ona resmen salâhiyet vermek, yerinde bir hareket olmaz. Yukarıdaki misâlde birinci şahıs şahsen salâhiyet sâhibidir. Buna resmen salâhiyet verilebilir. İkinci şahıs ise, kendisine resmen salâhiyet verilmiş olmakla beraber şahsen ve fiilen salâhiyet sahibi değildir. 

Binâen'aleyh, böylelerine resmen salâhiyet verilmesi doğru olmaz. Eğer idârenin kusursuz işlemesi isteniyorsa kaide budur. Kısacası, vazife alacak şahıslara salâhiyet verilmeden önce, onlar bu vazifede salâhiyet sâhibi olmalıdır. Dirâyet ise, salâhiyetin üstünlük derecesini gösterir. Meselâ aynı bir vazifede salâhiyet sâhibi olan iki kişiden dirâyet te aranır. Aynı salâhiyete sâhip bu kişiden hangisi üstün salâhiyete sâhipse, yâni hangisi daha dirâyetli ise vazife ona verilir. Vazife verilecek şahısta ehliyet, liyâkât, dirâyet ve salâhiyet mevcutsa vazife almağa hak kazanmıştır. Bununla berâber, ikinci şart olan sâlihlik ile dürüstlüğün var olup-olmadığı da araştırılır. Çeşitli durumları mâddeler hâlinde kaydedersek: 

- Herhangi bir yerde vazife alacak bir şahsın: 
a) Ehliyet, liyâkat, dirâyet ve salâhiyet sâhibi olması. 
b) Salih ve dindâr insan olması, gerekir. 

1- Bunlardan birincisi baş ve yeter şarttır. 
 
2- Şahsi salâhiyederi itibâriyle eşit olanların hangisi daha dirâyetli ise vazifeye o daha ehildir. 
 
3- Baş ve yeter şarta sâhip olmakla berâber, ikinci şarta da mâlik olan, vazifeye daha ehildir. 
 
4- Kendilerinde sadece ikinci vasıf bulunanlara vazife ve salâhiyet verilmesi doğru değildir. 

İşte işlerin kusursuz, ârızasız ve âhenk içinde yürümesi için, vazife alacak şahıslarda bu vasıflar aranacaktır.. Kısacası, adama iş ve vazife aranmayacak, bilâkis işe ve vazifeye adam aranacak ve kendisinde o işe veya vazifeye ehliyet (diploma değil), liyâkat ve salâhiyet bulunup-bulunmadığı mutlaka araştırılacaktır. Muhterem okuyucularım hatırlayacaklardır, Osmanlı - Türk Cihan Devleti'nin kuruluş yıllarında ve ondan sonraki uzun bir devrede bu hususa çok dikkat edilmiş, vazife verilecek şahıslarda şahsi ve fiilî ehliyet, liyâkat ve salâhiyetin var olup-olmadığı titizlikle araştırılmış ve ancak bu şahsî salâhiyetin varlığı görüldükten sonra resmî salâhiyet verilmiştir. 

Burada, bir hususa bilhâssa işaret etmek isterim: 

-Son senelerde bir kısım insanlar dindârlıkla veya dindârlık gösterisi ile ehliyet, liyâkat ve salâhiyeti karıştırıyorlar. Bunlara göre bir insan dindar ise veya dindâr gözüküyorsa o her vazifeye ve her işe ehildir, her işi veya her vazifeyi başarı ile yapabilir. Meselâ bir kimse beş vakit namazını kılıyorsa, o, aynı zamanda işe veya vazifeye ehil insandır.. 

Hemen ifâde edelim ki bir işin veya bir vazifenin ehli olmakla dindâr olmak ayrı ayrı şeylerdir. Hele hele dindarlık gösterisi ile bir işe veya bir vazifeye ehil olma arasında hiçbir münâsebet yoktur. 

Bizim mahallenin bakkalı gâyet dindârdı. Beş vakit namazını kılar. Dükkânında içki satmaz. Harama el sürmez. Kimsenin malında - mülkünde gözü yoktur. Çalıştırdığı işçinin hakkını verir. Darlığı hissedilen herhangi bir malı saklayıp karaborsacılık yapmaz. Komşularıyle gâyet iyi geçinir. Kimseyi incitmez. Mahallede hiçbir kimse ondan kötülük gördüğünü söylemez. Bilâkis herkes onun iyiliğinden, iyilikseverliğinden bahseder. Hâsılı hâlis bir müslümandır. 

Bizim mahallenin bir dindâr bakkalını devlet reisi yapsak! Ne dersiniz? Yanlış anlaşılmasın. Dinimizin bütün esaslarını samimi bir şekilde yaşayan insanları küçümsemiyoruz. Bilâkis onları alkışlıyor, takdis ediyoruz. Zirâ kendimiz de, İslâmiyetin esaslarını kusursuz olarak yaşamağa çalışanlardanız. İfâde etmek istediğimiz husus, dindâr olmakla vazifelere ehil olmanın ayrı ayrı şeyler olduğu hususudur. Elbette, işinin veya vazifesinin ehli olan bir şahsın aynı zamanda dindâr da olması harâretle temenni edilen şeydir. Fakat kendi şahsı zâviyesinden dindâr olan veya dindârlık gösterisi içinde bulunan bir şahsın her işe veya her vazifeye ehil olacağını sanmak veya bu iddiâda bulunmak da yanlıştır. Kaldı ki, ruhlara işlemeyen, sâdece şekilcilikte kalan bir dinî hayâtın esasta kişiyi düzeltemeyeceği de mâlumdur. Bugün cemiyette nice kişiler vardır. Beş vakit namazlarını kılarlar. Diğer birçok dini mükellefiyetleri yaptıkları da görülür. Fakat buna rağmen ahlâk, seciyye, şahsiyet ve karakterlerinde herhangi bir 
fevkalâdelik göze çarpmaz. Bunun sebebi, o kişilerin, dini vazifelerini sâdece bedenleriyle yapmış olmaları, işin sırf şekilciliğinde kalmaları ve ruha aslâ nüfûz edememeleridir. Bu hususları daha önceki paragraflarda izah ve isbât etmiştik. Dindârlıkla ehliyet, liyâkat ve salâhiyetin ayrı ayrı şeyler olduğunu ifâde eden canlı misâller islâm târihinde pek çoktur. Gerek peygamberimiz aleyhisselâmın devrine ve gerekse ondan sonra, İslâmlık esaslarının samimiyetle yaşandığı diğer devirlere ve hassaten Osmanlı - Türk Cihan Devleti'nin ilk zamanlarına bir göz atacak olursak bunun sayısız örnekleriyle karşılaşırız. Hattâ Devletin durmadan büyüyüp ilerlemesinin sebeplerini, vazifelerin behemehal ve mutlak surette ehline verilmiş olmasına bağlamak zorunda kalırız. Yine, bilhassa Osmanlı - Türk Cihan Devletinde, devlet idaresinde üstün liyâkatli şahıslar yetiştirmek maksat ve gâyesiyle birtakım müesseselerin kurulmuş olduğu da herkesin mâlûmudur. Önceleri, va-zifelere üstün liyâkatli şahıslar yetiştiren devlet, sonraları bunu yapamaz olunca kaht-ı ricâl, yâni liyâkatli devlet adamı kıtlığı tâbirinin ortaya çıktığını da hepimiz biliriz. Gerçekten, son asırlarda İslâm âlemi, çok kerre, liyâkatsiz ve ehliyetsiz devlet adamlarının elinde kalmış, bu yüzden de büyük bâdirelere düşmüştür. Günümüzde de yine, en çok sıkıntısını çektiğimiz şeylerden biri; basiretli, ehliyetli ve liyâkatli devlet adamıdır. Müslüman milletler ve hâssaten milletimiz, üstün vasıflı devlet adamlarına kavuştuğu gün, meselelerini çok daha kolay ve çabuk halledecektir. 

Yine son senelerde ehliyet, liyâkat ve salâhiyetle iyi niyet de birbirine karıştırılmaktadır. Bir işe veya bir vazifeye ehil olmakla iyi niyet ve şiddetli istek sâhibi olmak ayrı ayrı şeylerdir. Kabul edelim ki çocuğunuz hastalandı.
 
Hastalık devam edip gidiyor. Çocuğunuzun hastalığının iyileşmesi hususunda bir ana veya bir baba olarak sizden daha iyi niyetli veya daha şiddetli istekli birisi bulunamaz. Fakat ne yazık ki bu kâfi değildir. Zirâ o iyi niyetin ve şiddetli isteğin yanında, sizin, bir de çocuğun hastalığına teşhis koyup tedavi edecek ehliyet ve likâyata sâhip olmanız gerekir. Eğer doktor değilseniz bu ehliyet ve liyâkat sizde yok demektir. Binâen'aleyh, çocuğunuzun iyileşmesi hususundaki bütün iyi niyetinize ve şiddetinize rağmen kendiniz bir teşhis koyup tedâvi uygulayamazsınız. Bu işi ancak onun ehli olan doktor yapabilir. İşte herhangi bir işte veya vazifede de durum böyledir. Bunların yanında aynı zamanda ehliyet, liyâkat ve salahiyet de şarttır. Netice: 

- Devlet çarkının kusursuz, arızasız, âhenkli bir şekilde işleyebilmesi ve dâima ileriye gidebilmesi için vazifeler ehline verilecek. Eğer ortalarda vazifelere ehil kişiler yoksa en kısa zamanda yetiştirilecek. Herhangi bir işi veya vazifeyi üzerlerine almayacaklar. 

Hayatta bu ilâhî kanuna riâyet etmeyenler "...Allah size, vazifeleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder..." mealindeki âyeti istedikleri kadar dilleriyle okusunlar, okutsunlar, teleffuz etsinler, ettirsinler ve ölülerinin ruhuna göndersinler. Fakat bu halleriyle - İşte günümüzde olduğu gibi - huzursuzluklardan, kargaşalıklardan, zillet ve meskenetten, maddî - manevî perişanlıktan bir türlü kurtulamayacaklarını ve dünyâlarının da ukbâlarının da asla mesud ve bahtiyâr olamayacağını unutmasınlar... 

Allah, "vazifeleri ehline veriniz" buyuruyor. Bunun gereği nedir? Herhalde Kur'ânı açarak veya ezbere zaman zaman dil ile onu okumak, teleffuz etmek değildir. Bilakis, her işe ve her vazifeye ehliyetli, liyâkatli ve salahiyetli kişiler yerleştirmektir. Eğer ortalarda vazifelere veya işlere ehil kişiler yoksa bunların en kısa zamanda yetiştirilmesi gerekir. Tâ ki işler veya vazifeler aksamasın ve nizam - intizam bozulmasın... 

Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği, akrabalara muhtaç oldukları şeyleri vermeyi emreder. Kötülüklerden ve çirkinliklerden meneder. Allah size böylece öğütler verir ki dinleyip anlayasınız ve tutasınız. (Nahi Suresi, ayet: 90). 

Her Cuma günü hutbenin sonunda hatibler bir âyet okurlar. 

- İnnellahe ye'müru bil'adil... 

İşte yukarıdaki meal bu âyetin mealidir. İfâde ettiği esaslar da şunlardır: 
(1)-Adâlet. 
(2)- İyilik. 
(3)- Akrabalara muhtâç oldukları şeyleri vermek. 
(4)- Kötülüklerden ve çirkinliklerden uzak kalmak. 

Hiç mübâlağa etmeden söyleyebiliriz ki, bir cemiyetin fertlerinin yalnız bi dört esâsa riâyet etmeleri, içtimâi hayâtlarının huzur ve sükûn içinde geçmesine kâfidir. Siz bir cemiyet düşününüz ki, bu cemiyetin fertleri: 

(1)- Birbirlerine âdil muâmele ederler. 
(2)- Birbirlerine dâimâ iyilik ederler. 
(3)- Hâssaten akrâbalar, dâimâ birbirleriyle yardımlaşırlar ve lüzumu ânında birbirlerinin imdâdına koşarlar. 
(4)- Birbirlerine kötülük etmekten, zarar - ziyan vermekten uzak kalırlar. 

Fertleri birbirlerine karşı böylesine yüce duygular içinde olan ve bu duygularını aynı zamanda hayâtta fiilen tatbik eden bir cemiyetin huzur ve sükûn içinde olmaması için artık ortada bir sebep kalmasa gerek. Fakat bugünün müslüman topluluklarında olduğu gibi, bu ve benzeri âyetleri sâdece dilleriyle okuyan ve günlük hayâtta onun esaslarının hiçbirini yaşamayan cemiyetlerde de huzur ve sükûnun kokusunun dâhi bulunması için bir sebep olmasa gerek. Doktorun verdiği ilaçların faydasını, sâdece diliyle onların ismim ve târifesini okuyan hasta değil, târifeye uygun olarak ilâçları kullanan hasta görür. Dünyevî - içtimâi hayâtın huzur, sükûn ve refah içinde geçmesi için Allah'ın göndermiş olduğu huzur - sükûn ilâçlarının faydasını da sâdece dilleriyle âyetleri okuyanlar değil, bilâkis o esasları hayâtta fiilen tatbik edenler görür. Günlük hayâtta birbirleriyle olan münâsebet ve muâmelelerinde birbirlerine karşı âdil davranamayanlar, birbirlerine iyilik etme duygusuna sahip olamayanlar ve iyilik edemeyenler, lüzumu ânında dindaşının, soydaşının, dost ve ahbabının, akrabâ ve taallukatının, ...imdadına koşamayanlar, elini - dilini başkalarına zarar vermekten uzak tutamayanlar bu ve benzeri ayetleri minberlerden istedikleri kadar okuyabilirler, okutabilirler, dinleyebilirler, dinletebilirler. Ancak unutmasınlar ki bu halleriyle, vücudunun muhtelif uzuvları çeşitli hastalıklarla hurdahuş olan ve doktorun vermiş olduğu ilâçları kullanma yerine sadece reçetedeki yazıları okumakla yetinen zavallı hastanın şaşkın durumundan öteye geçemezler. Ayette geçen dört esasa kısa birer göz atalım: 

(1)- Adalet. Bu kelime, çoğumuza sâdece adliyeyi ve mahkeme kapıların hatırlatır. Yâni çoğumuz, adaleti sadece mahkemede ararız ve onun sâdece orada bulunması gerektiği kanaatindeyizdir. Bu, fahiş derecede hatalı ve eksik bir anlayıştır. Adalet denence hâtırımıza sadece adliyenin ve mahkeme kapılarının gelmesinin sebebi de vuku bulan ihtilâf ve haksızlıkların orada ortaya dökülmüş olmasıdır. Adalet, sâdece adliyede ve mahkeme salonlarında bulunması veya aranması gereken bir mefhum değildir. Bil'akis günlük her hareketimizde, her işimizde her davranışımızda, her münâsebet ve muâmelemizde, her alış - verişimizde, ...aranması ve bulunması gereken bir mefhumdur. Memurun adâleti ve âdil olması, üzerine aldığı vazifeyi mes'uliyet hissi içinde, aksatmadan ve herhangi bir haksızlığa meydan vermeden ânında yapmaktır. Sorumsuzca ve lâubâli hareket eden ve işgal ettiği mevkiin hizmetlerini aksatan veya haksızlıklara sebep olan bir kişi gayri âdil hareket etmiş demektir. 

Meselenin adliyeye intikâl edip orada ortaya dökülüp-dökülmemesi mühim değildir. Onun bu hareketi bir adâletsizliktir. İşverenin adaleti, günün şartlarına göre, işçinin emeğini daha alın teri kurumadan kendi isteğiyle vermektir. Ülkedeki işsizliği fırsat bilip karın tokluğuna adam çalıştıran veya çeşitli dalaverelerle işçinin emeğini vermekten kaçınan bir işveren adâletsizlik içindedir. Meselenin adliyeye intikal edip etmemesi mühim değildir. İşçinin adaleti, alacağı parayı hak etme duygusu içinde bulunması ve ona göre çalışmasıdır. Başında bir gözcü bulunsa da, bulunmasa da o çalışır, aldığı paranın hakkını verir. Böyle hareket etmeyen işçi gayr-i âdil hareket etmiştir, adaletsizlik içindedir. Meselenin adliyeye intikal edip-etmemesi mühim değildir. İnşaat müteahhidinin adâleti, yaptığı binâ vesâireyi dayanıklı, kullanışlı, sağlam, ..yapmaktır. Bu vasıflarda iş yapmayan bir müteahhid, adâletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikâl edip-etmemesi mühim değildir. Mahalle çöpçüsünün adâleti, temizliğinden sorumlu olduğu mahalleyi temiz tutmaktır.

Eğer bunu ihmâl ediyorsa o adaletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikâl etmiş olup-olmaması mühim değildir. Öğretmenin adâleti milletin çocuklarını temiz ahlâklı, çalışkan, dürüst, milliyetperver, vatanperver ve kendi milletine faydalı birer insan olarak yetiştirmektir. Kendilerine teslim edilmiş millet evlâdlarını bu vasıflarda yetiştirmeyen öğretmen adaletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikal edip etmemesi mühim değildir. Talebenin adâleti, milleti için faydalı ve hayırlı bir ferd olmağa çalışmak ve gayret etmektir. Böyle bir çalışma ve gayret içinde bulunmayan bir talebe âdil hareket etmemiştir. Meselenin adliyeye intikal etmesi veya etmemesi mühim değildir. Büyük sermâye sâhibinin ve işadamının adaleti, yatırımları ülkenin âcil ihtiyacı olan sahalara ve iş dallarına meselâ sanayi, bundan da bilhassa ağır sanayiye kaydırmak, kolay para kazandıran fakat memleketin hiçbir hayati derdine devâ olmayan işdallarına tenezzül etmemektir. Bu şekilde hareket etmeyen bir işadamı adâletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikal edip-etmemesi mühim değildir. İmalâtçının adaleti, imâl ettiğini sağlam, dayanıklı ve kullanışlı imal etmektir.

Sırf, mal elimden çıksın da para gelsin, zihniyetiyle iş yapan imalatçı adaletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikal edip-etmemesi mühim değildir. Askerin adâleti, üstün harp sanatına mâlik olmak için durmadan gayret etmek, didinmektir. Bu gayret içinde bulunmayan asker, adâletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikal edip-etmemesi, mühim değildir. Komşunun komşuya karşı adâleti, onu incitmemek, ona haksızlık etmemek, dâimâ izzet-ikrâmda bulunmaktır. Böyle hareket etmeyen bir komşu adâletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikâl edip-etmemesi mühim değildir. Devlet adamının adâleti, milletinin huzur, sükun, refah, ...içinde olması ve daha da ilerilere gitmesi için canla - başla çalışmaktır. Böyle olamayan bir devlet adamı adaletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikal edip-etmemesi mühim değildir. Müstahsilin adaleti; vasıflı, faydalı, besinli ..mahsul elde etmektir. Bu vasıflarda mahsul elde etme gayreti içinde bulunmayan bir müstahsil adaletsizlikler içindedir. Meselenin adliyeye intikal edip-etmemesi mühim değildir.. 

Aziz okuyucularım, öyle sanıyorum ki bütün bu açıklamalardan sonra şu meşhur sözün mânâsi da kusursuz olarak anlaşılmış olacaktır: 

— Adâlet mülkün temelidir.. 

Bu; bir idâre, bir devlet, bir teşkilât ancak adaletle ayakta durur demektir. Evet, gerçekten bir devlet ancak adaletle ayakta durur. Fakat bugün bizim anladığımız gibi sâdece adliyedeki ve mahkeme salonlarındaki adaletle değil, aynı zamanda herbirimizin ruhlarına işlemiş ve her adım başında herbirimizin şahsında tecelli eden bir adalede ...Ümit ederim, bundan böyle. "Adalet mülkün temelidir" sözü sâdece mahkeme salonlarına asılmış bir yaftadan ibâret kalmaz ve adalet mefhumu sâdece adliyede aranmaz.... 

(2)- İyilik. İçtimâi hayâtın huzur, sükun ve âhenk içinde devam edebilmesinin ilk ve baş şartı, cemiyet fertlerinin günlük hayâtta birbirlerine karşı âdil hareket etmesi, yâni birbirlerine haksızlık ve kötülük yapmamasıdır. Fakat bu kâfi değildir. Hayâtın daha da bir âhenk içinde olması ve cemiyet fertlerinin birbirleriyle tamâmen karışıp-kaynaşması için lüzumu ânında birbirlerine iyilik yapmaları da lâzımdır. Günlük hayâtta, birbirlerine sâdece kötülükleri dokunmamış hem de birbirlerine iyilikler yapmış insanların hâli başka başkadır. Hem birbirlerine kötülükleri olmayan-hem de iyilikleri dokunan insanlar birbirleriyle daha çok haşır-neşir olurlar ve onların günlük hayât ahengi daha bir başkadır. İşte cemiyet fertlerinin birbirleriyle daha fazla karışıp-kaynaşmalarını hedef tutan din, insanların günlük hayâtta sâdece birbirlerine karşı adil hareket etmelerini emretmeleri esâsını da koymuştur. Bütün bunlar, insanların hem dünyada hem de ukbada yani ilel'ebed mes'ud ve bahtiyar olmaları içindir. Fertleri birbirleri için hep iyilikler düşünen ve iyilikler yapan bir cemiyetin veya bir milletin topyekun mes'ud ve bahtiyar olmaması için ortada bir sebep kalmaz sanırım.

Çünkü günlük hayâtta ve bir ömür boyu gördüğümüz kötülükler, uğradığımız zarar ve ziyanlar bize hep birbirimizden gelmektedir. Eğer bizler birer insan olarak hayâtta birbirimize karşı iyilikten başka bir şey yapmazsak artık kötülük nereden gelecek, zararı-ziyanı kimden göreceğiz,. Demek ki bütün mesele dönüp-dolaşıp yine kendi üzerimizde düğümleniyor veya kendi üzerimizde çökülüyor.., 

(3)- Akrabâlara muhtâç oldukları şeyleri vermek. Akraba ve yakınların birbirlerinin yardımına koşmaları ve muhtaç oldukları şeyleri birbirlerine vermeleri cemiyetin fertlerinin birbirleriyle karışıp-kaynaşmalarına vesile olur. Fertlerin birbirleriyle karışıp-kaynaşmaları ise hayâtta huzur, sükûn ve âhenk vesiledir. Cemiyet fertlerinin yakın ve uzak halkalar hâlinde birbirlerine akrâba çıkacakları da göz önüne getirilirse yardımlaşmanın hayâtta nasıl âhenk vesilesi olacağı daha iyi anlaşılır. Muhterem okuyucularımın anlamış olacakları gibi, dinin ve Kuranın bütün gâyesi insanlara huzur, sükûn, refah, saadet ve selâmet yollarını göstermek ve o yollara girmelerini sağlamaktır. 

(4)- Kötülüklerden ve çirkinliklerden uzak kalmak. Bir müsümanın ilk vazifesi, başkalarına zararlı olmamaktır. Müslüman, iyilik yapmadığı birçok hususlarda bundan ötürü mes'ul tutulmayabilir. Yâni birçok yerlerde iyilik yapmağa mecbur olmayabilir. Fakat o, yaptığı her kötülükten mutlaka mes'uldür ve cezâsını görecektir. Zirâ kötülükler daha çok kul hakkına girmektedir. İyilikler ise daha ziyâde Allah'ın hakkına girer. Kul hakkını Allah afvetmemekte, onu hak sâhibi olana bırakmaktadır... 

Öyle sanıyorum ki, her Cuma günü hutbeden sonra bu ayetin okunmasının sebebi şimdi daha iyi anlaşılmıştır. Zira âyet, cemiyette huzur, sükûn ve nizamı tek başına kurabilecek çaptadır. Gâyet tabii ki anlayan, dinleyen ve tatbik eden bir cemiyet olduğu takdirde... Yoksa, günümüzdeki gibi, sâdece teleffuzculuğu ve teganniciliği yapılırsa böyle bir şey mevzubahis değildir ve kimsenin de böyle bir iddiası olamaz. O halde geliniz, ey müslümanlar, Allah'ın kelâmının teleffuz ve teganniciliğini yapmaktan vazgeçelim de fiiliyatını yapalım. Ne istiyorsa fiilen onu yaşayalım. Eğer böyle yaparsak hem Allah'ın sevgili kullanılın arasına girer, hem de ilel'ebed mes'ud ve bahtiyar oluruz. Esasen azıcık bir düşünce ile, bugünkü müslümanlık anlayış ve yaşayışımızın hatâlı ve kusurlu olduğunu herbirimiz idrâk edebiliriz. Hatâdan dönmek ise fazilettir. Zararın da neresinden dönülürse kârdır. Geliniz, hepimiz, birden hatâdan da zarardan da dönelim. Halis müslümanlar olalım, yaşanması gerektiği gibi yasayalım. O zaman hayâtımız daha zevkli, daha ahenkli olacak. 

Bütün bahtiyârlığı ile ebediyetler de bizim olacak. Zirâ Allah'ın kelâmı, hayâtını onun gösterdiği yollarda geçirenlere ebedî saadetten, ebediyetten başka bir şey va'detmiyor. Bizler de ebediyetleri kazanacak kabiliyet ve istidatta yaratılmışız. Geliniz, bu kabiliyet ve istidâtınızı yerinde kullanalım. Ne için ve neye kavuşma kabiliyet ve istidâtında yaratıldı isek oraya yönelelim. Hedefimiz orası olsun. Yaratılış gâyemizden sapmayalım. Yücelerde yaratılmışız. Nahak yere kendi kendimizi esfel-i sâfilîne atmayalım. İşte bakınız, yücelikler için yaratıldığımızı şu anda görür gibi oluyoruz değil mi? 

- Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın, savaş için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Ki bu hazırlıklarla Allah'ın da düşmanı sizin de düşmanınız olanları ve bunları ve bunlardan başka sizin bilemeyip de Allah'ın bildiği diğerlerini korkmasınız. Allah yolunda ne harcarsanız ecri size eksiksiz ödenir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfâl suresi, âyet: 60). 

Âyet gâyet sarihtir. Dörtbir yandan düşmanlarla çevrili olan müslümanların, varlıklarını devam ettirebilmeleri için düşmanları karşısında her bakımdan güçlü kuvvetli olmaları gerekmektedir. O halde, düşman karşısında kendilerini güçlü yapacak sebep ve vâsıtalar ne ise onlara sâhip olmak zorundadırlar. Düşmanlarımız karşısında bizi güçlü yapacak vâsıtaların başında hiç şüphesiz ki zamanın harp silâh ve vasıtaları gelir. Demek ki asrın en üstün silahlarına sahip olmamız gerekmektedir. Bu, müslüman oluşumuzun bir icâbıdır. Çünkü Allah bize bunu doğrudan doğruya emretmektedir. Hal böyle iken, bugünün müslüman devletlerine şöyle bir göz atarsak, Allah'ın kendilerine olan bu emrini de gereği gibi yerine getirmediklerini esefle müşahede ederiz. Bugün müslüman devletlerin istisnasız tamâmı, asrın üstün silahlarının hepsine sâhip değillerdir. Üstelik, sahip olabildikleri harp silah ve vâsıtalarının çoğunu da ancak başkalarından temin etmektedirler. Kısacası, bu hususta da sadece teleffuz-teganni müslümanlığı yaptığımız bir gerçektir. Allah, hayâttakilere hitap ederek, düşmanlarına karşı her türlü savaş âlet ve vâsıtalarını hazırlamalarını emredip dururken onların bu emirleri ihtiva eden âyetlerin sâdece teleffuz ve teganniciliğini yapmaları ve okuyup ölülerinin ruhlarına göndermekle iktifa etmeleri garip değil mi? İnsan bir kere bu ve benzeri ayetlere bakıyor. Bir kere, peygamberimiz aleyhisselamın, "Düşmanlarınıza karşı düşmanlarınızın silahlarından daha ustun silah hazırlayın.

Çocuklarınıza savaş aletlerinin kullanılmasını öğretin!" şeklindeki sözlerine bakıyor. Bir de bugünkü müslümanların bu husustaki durumlarına bakıyor. Neticede, bu insanların gerçekten müslüman olup-olmadıkları hususunda adeta şüpheye düşüyor. Öyle ya, söz de Kur'ân'a inanan ve Allah'ın Resulüne bağlanan bu insanlar bugün bu durumlarda mı olmalılardı? Onların, Kuran'ın ve peygamberin çağrısına uyarak zamanın en üstün silahlarına sahip olmaları ve bunları bizzat imâl etmeleri ve hazırlamaları gerekmez miydi? Hani asrın harp sanayii? Heyhat ki, binbir musibetten sonra, çoğu İslâm devletlerinin başındaki idareciler hâlâ harp sanayiinin kurulması yolunda bir hareket yok. Halâ silâh için kendi öz düşmanlarına el açıyorlar. Hala silâh için kendi can düşmanlarını kendi paraları ile besliyorlar. Oysa birçoklarının ellerinde hudutsuz imkânlar var. Eğer bunlar el ele vererek biraraya gelseler gerek harp sanayiini ve gerekse asrın icabatından olan diğer sanayi kollarını kısa bir zamanda kurmaları işten bile değil. Fakat, kim bilir, belki de asırların yerleştirdiği meskenet ve uyuşukluktan kurtulabilmek için daha çekecekleri çileleri var...

Orkun Dergisi Ocak 1982 Sayı 5 


734 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Kur'ân Nedir ? (5) - 24/08/2014
Bugünün müslüman topluluklarının Kur'ân denince ne anladıklarını ve tatbikattaki durumun ne olduğunu kısaca gözden geçirmekte fayda vardır.
Milli Ölçülerimiz - 24/08/2014
• Milletin efendisi ona hizmet edendir. - Hadis -
Katliâm - 24/08/2014
Şu insanoğlu; fıtratı itibariyle rahata, kolaylığa, hiç terleyip yorulmadan kazanmağa ve hiç zahmete katlanmadan ömür sürmeye ne de düşkündür..
Yeni Fetihlere Doğru - 24/08/2014
Fetihlerin en başta geleni millî benliğimize, yani kendi öz varlığımıza dönüş fethidir.
İşe Nereden Başlamalıyız? - 24/08/2014
Ey îmân edenler! Siz kendinize bakın. Eğer siz doğru yolda iseniz, sapıtanlar size zarâr veremez (Mâide Sûresi, âyet: 105).
Kur'ân Nedir ? (1) - 24/08/2014
Bugünün müslüman topluluklarının Kur'ân denince ne anladıklarını ve tatbikattaki durumun ne olduğunu kısaca gözden geçirmekte fayda vardır.
Güç Kaynaklarımız - 24/08/2014
Her milletin, mâddi ve ma'nevi olmak üzere birtakım kuvvet kaynakları vardır.
Neden Helva Yapamıyoruz? - 24/08/2014
Un hazır, şeker hazır, yağ hazır, hepsi hepsi hazır, fakat biz bu hazır malzemeleri uygun biçimde kullanarak bir türlü helva yapamıyoruz. Acaba neden?
Kur'an Nedir? (2) - 24/08/2014
Bugünün müslüman topluluklarının Kur'ân denince ne anladıklarını ve tatbikattaki durumun ne olduğunu kısaca gözden geçirmekte fayda vardır.
 Devamı
Köşe Yazıları
Hava Durumu
Saat